Recent Posts

25 Aralık 2011 Pazar

Ben

“… ‘Ben’ deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, var olduğunu hisseden varoluş sadece. Yavaş yavaş esniyorum. Kimse, hiç kimse için!  Antoine Roquentin ne ki? Soyut bir şey o… Pırıl pırıl, hareketsiz, bomboş bir bilinç, duvarların arasına konulmuş, kendi kendine sürüp gidiyor. Kimse yok bu bilincin içinde artık. Biraz önce birisi ben, benim bilincim diyordu. Kim? …Kimsenin olmayan duvarlar ve kimsenin olmayan bir bilinç kaldı geriye. Hepsi şu: duvarlar ve bu duvarlar arasında bir kişiliğe bağlı olmayan canlı, ufacık bir saydamlık…” (J.P. Sartre, Bulantı, s:249)

31 Ekim 2011 Pazartesi

Duygu Toplumu

hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
hiç vaktiniz yok, "fast live", "fast food", "fast music", "fast love"...
dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir
pencere ardında bitecek hepsi .
dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size
sesleniyorum! hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi
program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?...
içinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?...
ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın
tomurcuklandığını.
ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında ?...
koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?..
bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?


Müşfik Kenter

10 Haziran 2011 Cuma

İşkenceyi anama diyemedim...


    İki buçuk saat mesai dışında fazladan çalıştıktan sonra işten geldim, seçim öncesi her cuma olduğu gibi bu cuma günü de evimizin önünde kurulan pazar yerini, oy avcıları sarmış dört bir yanı bilmem kaç watlık hoparlörleri ile inletip karşıt görüşlü olduğunu iddaa ettikleri diğer partililere doğru en çok müzik bizden çıkıyor, en büyük biziz diye bayrak sallıyorlardı. Haklarını verelim hepsi de çok kalabalıktı gürültülerinden curcunalarından hayvanlar dahi korkuyordu, ''biz'' alışmıştık.
   Sonra evde bu haber ile karşılaştım''işkenceyi anama diyemedim''.

   İlk günden beri tepkimizi her yoldan vermeye çalışmamıza rağmen, aslında biz hala kıçımızın üzerinde rahat rahat oturabiliyorsak tepki falan vermemişiz diyorum şuan. Ben bu boktan vicdanımla başa çıkamıyorum artık, beyaz bir camdan izlediğim bir video bile olsa hiç tanımadığım bir adam,adamlar, kadınlar bile olsa ben dayanamıyorum artık. İki gün sonra seçim varmış insanlar onun telaşında bu haberdeki adam benim ekranımda ağlarken, dışarıda eğlence devam ediyordu.

   Şimdi birisi bana anlatsın hak, adalet,hukuk,demokrasi, ideoloji, tarih, insan, hayvan, tanrı, ileri, işkence, sandık, jop, biber gazı, oy falan filan hangsini öğrensek, hangisini yapsak, bu kelimelerden hangi cümleyi kursakta birşeyler yapsak ''bu adam'' güler, Metin hoca yaşar, kürt çocukları hapisten çıkar, vicdan geri gelir, işçiler,öğrenciler ezilmez...

    İsyanın en hayati noktasındayız, ya bu rahattaki kıçızımızı tutuşturur zalimlerin üzerine atarız, yada birileri kıçımızı yakar dumanında kalırız.

15 Nisan 2011 Cuma







işçi zınk diye duruyor

fabrika kapısının önünde

güzel hava ceketinin ucundan çekiyor onu

ve dönüp geriye

bakıyor

kendi karanlık dünyasında gülümseyen

kıpkırmızı güneşe

işçi dostça

göz kırpıyor ona

ve söyle Güneş yoldaş diyor

değer mi böyle güzel günde

çalışmak patron hesabına

                                                   jacques prévert

9 Nisan 2011 Cumartesi

Cemal Süreya - Senin Sesin

   Uzun zamandır böyle şeyler hissetmemiştim, hayatımın içindeki o sesi düşününce. Bir kaç yıl önce o sese, ruha, bedene açık olduğumu düşünmüştüm. Daha sonra o sesin sahibi beni vazgeçirmişti. Bu tür duyguların vazgeçişi olmadığını bildiğim halde, herhalde yoğun hissizliğimden kaynaklanıyor olsa gerek bende o sesin artık bende aşk ifade etmediğine inandırmıştım ''o''nu. Şimdi bu şiiri okuyana kadar kendimde inanmıştım aslında. İlk cümlelerini okur okumaz ''o'' geldi aklıma, biraz ''adam'' olabilseydim, seninle olabilseydim çok farklı olurdu herşey biliyorum -ela gözlü benli dilber-. En azından seninle bu şiiri paylaşma isteğimi durdurmak ve buralarda kendi kendime paylaşmak zorunda kalmazdım. Çok yalnızım be abiler anlayın işte... (Seni bir şairden daha iyi kimse böyle anlatamazdı, ama bunu seninle paylaşamıyorum ya derdim budur.)

Senin Sesin
Kahkaha kesin bir sınırdır senin sesin için;
geçmezsin kahkahaya. Bu da gülümsemeyi
senin tapulu malın yapar. Gülmek sende
gülümsemenin bir noktada taşkınlığı
oluyor daha çok. Bu bakımdan gülümsemenin
bütün öğelerini de birlikte getiriyor.
İş bu kadar da değil, yeni bir takım öğeler
de getiriyor. Ilıktır senin sesin. Güvenli
olmaktan çok güven uyandırıcıdır. Konuşurken
kimseyi dinlememene ne diyeceğiz peki?
Buna karşılık sözcükleri sakıngan sakıngan
kullanman var, ona ne diyeceğiz? Alırken
suçsuz, verirken duyarlı bir ses. En büyük
modaevini yönetecek olsa sinirli tonlar kazanacağına
muhakkak nazarıyla bakılabilecek,
ama, söz gelimi, hiçbir belediye başkanı
olamayacak bir sese. Sanırım, bakışlarla
sesler arasında bir bağıntı kurulabilir.
Belki de yanlıştır bu varsayım. Ama
doğru olsa, senin sesinle bakışın arasında
bir paralellik, hatta bir özdeşlik olduğu
görülebilir. Daha doğrusu sendeki bu özdeşlik
böyle bir varsayıma itiyor kişiyi.
Kimbilir, başka belirtiler gibi, bakış ve ses de
Aynı ruhun değişik planlardaki görünümleridir
belki de. Ruhun, özdeş yönlerini denediği
organlar olabileceği gibi, çelişkin yönleriyle
belirdiği organlar da vardır. Olabilir.
Söz bitince senin sesin de biter; oysa
sözü tüketen sesler vardır; söz tükenince de
sürüp giden sesler vardır; söz tükendikten
sonra başlayan sesler vardır. Senin sesin
sözle özdeş. Çığlık değil, düşünce senin
sesin. Ama etin, kemiğin malı olmuş bir
ses. Ömründe bir iki kez büyük ihanete
dadanmak isteyebilir bu ses. Küçük iha-
netler onun düşünceyle kurduğu ilke-
leri aşmaz, aşamaz. Ah! Razı olma
sevgilim, katıl. Katıl ama razı olma.
Biraz da kendinden memnun bir ses.
En büyük eleştiriyi, yadsımayı son
anda yaparsın sen: Sanırım sende bul-
duğum en doğru gözlem bu. Oysa eleş-
tiriyi son anda yapmak, razı oluşun ta
kendisidir. Korkaklıktır da. Şu var:
Fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne değiliz biz
Güvercin curnatasında yan yana akan iki güverciniz
Mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
Razı olma hiçbir sessizliğe
Biliyorsun seni seviyorum
Pencereden bakmayı
Öğreteceğim sana
Sesin
balkona asılı çamaşırcasına
Havalansın, havalansın dursun
Sokakta değil balkonda;
dışarı çıktığın zaman
romanını yastığın altına sakla;
Şiirini mutfağa koy
Boş bir deterjan kutusu vardır nasıl olsa,
Öykünü yanına alabilirsin elbet
Müziğini de, resmini de
Niçin güvenmiyorsun bana

-Cemal Süreya-

7 Nisan 2011 Perşembe

Ben yandım

Ben yandım, kalbim kül oldu eski bir kütüphane yangınında..
                                                              Yılmaz Erdoğan - Ben Yandım

7 Mart 2011 Pazartesi


sezyum.com'da gördüm buraya embed edemedim, kendim yükledim. Bizim müzik hocalarımız da böyle olsaydı biz ne korolar kurardık peehhh.

6 Mart 2011 Pazar

Bab-ı Esrar

 ''Çok acımasızca'' diye mırıldandım. ''Bu nasıl bir vahşet böyle?''
  ''Dinler tarihi böyle vahşetlerle dolu kızım. Yahudi, Hristiyan, Müslüman farketmez, ülkelerin tarihi gibi, dinler tarihi de kanla yazılmıştır. Neyse. diyeceğim şu ki, baban gibilerin bu acımasız dünyada aykırı inançlarını sır gibi saklamaları için çok iyi nedenleri vardı. Ama sorun bu değil. Sorun, onların yaşadığımız hayatı küçümsemelerinde. Onlar gerçek yaşamı değil, perdenin ötesinde var olduğuna inandıkları öteki yaşamı önemserler. Onlara göre, bizim gibi nefislerinin kölesi olmuş insanlar görmese bile, bir perde vardır ve o perdenin ötesinde gerçek özgürlüğün, gerçek huzurun, gerçek mutluluğun olduğu bir dünya vardır. Onlar için önemli olan o dünyadır. Çünkü orada herkes Tanrı'nın bir parçası olacaktır.'' 
    ''Fakat sen böyle bir dünyanın var olduğuna inanmıyorsun.''
    ''İnanmam için bir kanıt var mı? En küçük bir belirti, bir işaret, bir mesaj, bir ses, bir görüntü. Yok, hiçbir zaman da olmadı. O mucizelerin hepsi güzel birer efsane, etkileyici birer masal, insanların duymak istediği birbirinden renkli öyküler. Dinleri bu yüzden seviyorum, hiç amaçlamadıkları halde, insanı anlamamız için bize ipuçları sunuyorlar. Bizi korkularımızla yüzleştiriyor,ruhumuzun zayıflıklarını ortaya çıkartıyor, cesaretimizi sınıyorlar. İnsanı anlamak için, yarattığı dinleri anlamak lazım.'' 
      ''Anlamak lazım'' diye tekrarladım şaşkınlıkla. ''Yani dinlerin gerekli olduğunu mu söylemek istiyorsun?''
      ''Gerekli ya da değil Karen, ama biliyoruz ki varlar. İnsanları hala derinden etkiliyorlar. Var olanı görmezden gelmezsin, bu, başını kuma gömmek olur. Ama bildiğim başka bir gerçek daha var ki, dinlerin hiçbiri perdenin arkasındaki vaat edilen o muhteşem yaşamı kanıtlayamıyor. Hepsi, olmayan bir dünyayı vaat ediyor bize. Ama şu an yaşadığımız dünya gerçek; sadece zenginlikler değil, yoksulluklar da gerçek. Açlıktan ölen çocuklar gerçek, hastalıklar gerçek, savaşlar gerçek, giderek daha mutsuz olan insanlık gerçek. Yeryüzünün her sabahında insanlar gözlerini böyle bir hayata açarken, bunca acımasızlık, bunca yoksulluk, bunca umutsuzluk varken, perdenin öteki tarafındaki cenneti düşünerek yaşamayı ben kendime yediremiyorum Karen. Böyle bir cennet olsa bile kendime yediremiyorum. Ben iyiliği, sadece iyilik olsun diye yapmayı seviyorum, kötülüklerden kaçınmayı, kötü olmadığım için yapmayı istiyorum. İyi olduğumda birinin bana ödül vermesi ya da körü olduğumda birinin beni cezalandırmasından korktuğumdan değil. İyi olmak için bir efendiye ihtiyacımız yok kızım. İyilik de kötülük de içimizde, bizimle beraber doğdu, bizimle birlikte yok olacak. Önemli olan yaşarken neyi seçtiğin, hemde cennet ödülü ya da cehennem cezası olmadan. Hem de ölüp gideceğini bile bile. Perdenin ötesi diye bir yer olmadığının farkında olarak. Üstelik senden sonra gelecekleri hiç kıskanmadan, üstelik biz görmesek de onlar daha mutlu olsun diye çabalayarak. Benim payıma düşen de buymuş, teşekkürler hayat diyerek. Bence yaşamak bu kadar basit, aynı zamanda bu kadar güzel, bu kadar heyecan verici. Bütün mesele sahiden alçakgönüllü olabilmete.''
      Ahmet Ümit - Bab-ı Esrar s.(364)

     Düşüncelerim ve hissettiklerime bu kadar güzel tercüman olabildiği için ''Karen'in annesi hanıma'' teşekkürü bir borç bilir ve Ahmet Ümit'i bu karakterleri yarattığı için tebrik ederim.
  Hoşçakalın
     (Ben entelim cümleleri eşliğinde bir son)

Categories